RUHUM MODA…
Moda çoğu zaman gardıroba saklanmış bir ayrıntı sanılır; oysa görünmez bir dil gibi çalışır. İnsan sessiz kaldığında bile kıyafetleri konuşur. Bir gömleğin kıvrımı, bir elbisenin nefesi, bir kumaşın akışı… Hepsi kişinin iç dünyasından taşan küçük elçiler gibidir
Giyinmek, sabah aynanın karşısında verilen bir karar değil; ruhun o günkü havasını dışarıya sızdırma biçimidir. Kimileri siyahın güvenli sisinde yürür, kimileri gökkuşağını yanında taşır. Bazısı zarafeti bir kılıf gibi kullanır, bazısıysa sokak ritmini üzerinde taşır. Ama hepsinin ortak bir yanı vardır: Seçim zannedilen her parça aslında içerden yükselen bir çağrının cevabıdır.
Bir insanın neyi neden seçtiği, çoğu zaman kendinin bile farkında olmadığı duyguları ele verir. Cesareti, kırılganlığı, başkaldırısı, huzur arayışı, köklerine tutunuşu ya da özgürlüğe susamışlığı… Kumaşlar bunları saklamaz; kıvrımların arasında fısıldar. Moda, bu yüzden bir süslenme ritüeli değil, ruhun kendini sahneye çıkarma pratiğidir.
Toplum bize kıyafeti bir ‘‘imaj’’ gibi öğretir, oysa moda imajdan daha inatçı bir gerçektir. Kişi ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, seçtiği parça dönüp dolaşıp özüne bağlanır. Bir dantel, eski bir hatıranın kokusunu taşır. Bir oversized ceket, özgürlük aralığını genişletir. Bir gelinlik, geleceğe yazılmış bir niyet mektubuna dönüşür.
Bu yüzden moda bir trend takviminin değil; kişinin ruh atlasının konusudur. İnsan her gün kendini yeniden çizer, kıyafetler de bu çizimin görünen satırları olur.
Ve belki de en güzeli şu: Moda, insanın iç dünyasını yargılamaz. Sadece anlatır. Gizlice, incelikle, kimi zaman da cesur bir çınlama eşliğinde…
Kübra Kaplan
