Dijital Linç Çağında Hukukun Sessizliği: Sosyal Medyada İtibar Suikasti
Bir sabah uyanıyorsunuz. Telefonunuzda onlarca bildirim. Adınız bir anda hiç tanımadığınız insanlar
tarafından konuşuluyor, hakkınızda bir iddia ortaya atılıyor. Kaynağı belirsiz, delili yok. Ama etkisi büyük.
Saatler içinde yüzlerce, binlerce kişi aynı cümleyi tekrar ediyor. İsimler etiketleniyor, fotoğraflar
paylaşılıyor, hayatlar ifşa ediliyor. Ve henüz hiçbir mahkeme kararı yokken, hüküm çoktan verilmiş oluyor.
Bu, modern zamanların en hızlı yargılama biçimi : dijital linç.
Sosyal medya, ifade özgürlüğünün en görünür alanlarından biri haline geldi. Ancak bu özgürlük alanı, çoğu zaman başkalarının şeref ve itibarını ihlal etme pahasına kullanılıyor. Üstelik bu ihlal, klasik yöntemlerden çok daha yıkıcı bir etkiye sahip. Çünkü dijital içerik sadece yayılmakla kalmaz; kalıcıdır, arşivlenir ve sürekli yeniden üretilir.
Hukuki açıdan bakıldığında, bu tür eylemler açıkça “kişilik haklarına saldırı” niteliği taşır. Türk Medeni
Kanunu’nun 24 ve 25. maddeleri, bireyin şeref, haysiyet ve özel hayatını koruma altına alır. Aynı şekilde
Türk Borçlar Kanunu kapsamında manevi tazminat talep etmek mümkündür. Dahası, Türk Ceza Kanunu
çerçevesinde hakaret ve iftira suçları da gündeme gelebilir. Ancak teorik koruma ile fiili koruma arasındaki
uçurum giderek büyüyor.
Çünkü sosyal medyada zarar hızla yayılır. Bir içeriğin kaldırılması için yapılan başvuru sonuçlanana kadar,
o içerik çoktan ekran görüntüleriyle çoğaltılmış, farklı platformlara taşınmış ve geri döndürülemez bir etki
yaratmış olur. Bu noktada hukukun müdahalesi gecikmiş bir adalet hissi yaratır.
Tam da burada 5651 sayılı Kanun kapsamında verilen erişim engeli ve içerik kaldırma kararları devreye
girer. Ancak bu mekanizma çoğu zaman “yangın söndürme” işlevi görür; yangını başlatan kıvılcımı
engellemez. Üstelik kararların uygulanmasında yaşanan gecikmeler ve platformların uluslararası yapısı,
süreci daha da karmaşık hale getirir.
Bir diğer sorun ise anonimliktir. Sosyal medya kullanıcılarının büyük bir kısmı gerçek kimliklerini
gizleyerek hareket eder. Bu durum, hukuki sorumluluğun tespitini zorlaştırdığı gibi, kişilerin daha rahat ve
ölçüsüz davranmasına da zemin hazırlar.
Fakat meselenin yalnızca teknik ve hukuki boyutuna odaklanmak eksik olur.
Asıl problem, toplumun yargılama refleksinin değişmiş olmasıdır. Artık “iddia” ile “gerçek” arasındaki
sınır bulanıklaşmış, “kanıt” yerini “algıya” bırakmıştır. Bu ortamda hukuk, gerçeği ortaya çıkarsa
bile, kamuoyunun zihninde oluşan ilk izlenimi değiştirmekte çoğu zaman yetersiz kalır.
O halde şu soruyu sormak gerekir:
Hukuk, itibarı gerçekten koruyabiliyor mu, yoksa sadece kaybı tescil mi ediyor?
Belki de çözüm, sadece daha hızlı karar veren mahkemelerde değil; aynı zamanda daha bilinçli
bir dijital toplum yaratmaktadır. Çünkü hiçbir hukuki düzenleme, düşünmeden yapılan bir
paylaşımın etkisini tamamen ortadan kaldıramaz.
Sonuç olarak, sosyal medyada itibar suikastı yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; hukukun
etkinliği, ifade özgürlüğünün sınırları ve toplumsal sorumluluk bilincinin kesiştiği çok katmanlı bir
sorundur. Ve bu sorunun en rahatsız edici tarafı şudur:
Bugün izlediğimiz linç, yarın başımıza gelebilir.
Av. Begüm Gürel