Alaylı mı Okullu mu?

Medya Yöneticisi

Türk Basını’nın dünden bugüne eskimeyen en önemli tartışma konularından birinin “alaylı- okullu çatışması” olduğu sektör emekçilerinin malûmu.
Bu çatışmanın kökleri Osmanlı’nın son dönemlerine kadar uzanırken, 90’lı yıllarda özel televizyonculuğun patlamasıyla alevlenmiştir. Öyle ki medya kuruluşları hızla artmaya başlamış hiç beklenmedik bir şekilde kalifiye personel ihtiyacı açığa çıkmıştı.

Ancak o günlere kadar basın çalışanları hızla sektöre sokulan binlerce insanı hiç de hoş karşılamamıştı.

Zira yaptıkları iş çok özeldi ve özel insanların yapması gerektiğini düşünüyordu.

Kısmen haklıydılar da…

Ancak değişime istemeyerek de olsa ayak uydurmak zorunda kaldılar.

Bu “mesleki kimlik” çatışması, dijital dönüşümle birlikte günümüzde bambaşka bir boyuta evrildi.

Kördüğüm, sadece bir eğitim düzeyi meselesi değil, aynı zamanda usta-çırak ilişkisi ile akademik disiplin arasındaki denge arayışının neticesiydi.

Alaylılık geleneği, gazeteciliğin tozlu koridorlarda, mürekkep kokusuyla ya da kaset dağlarının altında montaj stüdyolarında bizzat “pişerek” yetişmeyi savunuyordu.
Zira okullarda gerekli gereksiz teorik bilgi bombardımanına tutulmuş gençler bu tecrübeden mahrum bırakılıyor saha ile teori arasında bocalayıp duruyordu.

Bu ekolde gazetecilik bir zanaattı…

Okullu argümanını savunanlara göre ise gazetecilik sadece haber yazmak değil; etik, hukuk ve sosyolojiyi de bilmeyi gerektiriyor; fakülteler, gazeteciye entelektüel bir derinlik ve ahlaki bir zırh kazandırıyordu.

Anlaşılacağı üzere her iki tarafın da haklı düşünceleri vardı.

Fakat iki ezeli rakip ekol savunucularının da unuttukları bir şey vardı. Zaman çok hızlı akıyor sistemler hızlı gelişiyordu. Teknolojiye ayak uydurmak yerine sonu gelmez kısır tartışmalarla elde ettikleri sükseli söz sahipliğini insan kaynakları yöneticilerine eski adıyla personel müdürlerine dolayısıyla patronlara kaptırdılar…

Artık tartışma, alaylı-okullu ikileminden çıkmıştı.

Zaten geçen zaman içinde kalite yerlerde sürünüyor duruma el koyacak cesareti de kendilerinde bulamıyorlardı.
İK yöneticileri hazırladıkları alakalı alakasız sorularla dolu anketleri adayların önüne uzatıyor ve mülakatlarla patrona en faydalı olacak adayı seçiyordu.

… ve hazin son!

Olay artık Fenomen/İçerik Üreticisi” noktasına evrildi.

Gazetecilik eğitiminden bihaber ancak sosyal medya üzerinden milyonlara ulaşan kişiler, alaylı ve okullu gazetecilerin “haber atlatma” tekelini kırdı.
Kördüğüm artık sarmala dönüşdü ve içinden çıkılacak bir hal kalmadı.

“Gazeteci kime denir?” Artık kimse bilmiyor!

Okullular bu durumu “dezenformasyon riski” olarak görürken, yeni nesil ise bunu “demokratikleşme” olarak tanımlıyor.

Peki biz ne düşünüyoruz?

Sevgili Murat Kekilli’nin dizeleriyle cevap verelim.
“Salını da salını da düştün içime
Hadi çıkar çıkarabilirsen
Döndüm yedi kere kendi üzerime
Sekizi de dön dönebilirsen”

Sait İnanç

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.